Demokrasi: Kurmak mı zor, korumak mı?

Pınar Özlem Aytaçlar*

Demokrasi, diğer bir deyişle ‘halkın gücü’ anlamına gelen ‘demokratia’, ilk kez MÖ 6. yüzyılın sonlarında, Yunan kent devletlerinden biri olan Atina’da ortaya çıktı. Krallar, oligarklar, aristokratlar ve dönem dönem de tiranlar tarafından yönetilmiş olan Atinalılar, demokrasiyi bir günde tesis etmediler. Atina’da halkın gücünün egemen olmasını sağlayan zemin yüzyıllar içinde oluştu. Sonrasında, demokratik yönetimi korumak ise onu kurmaktan çok daha büyük bir çaba ve azim gerektirdi. MÖ 508’den 322’ye kadar, 186 yıl boyunca Atina şehri, demokrasisini bilinçli ve kararlı bir şekilde, şiddetle korudu. Üstelik mecazen değil, gerçek şiddetle…

DEMOKRASİYE GİDEN YOL

Yunan kent devletleri ilk kuruldukları dönemde krallar tarafından yönetiliyordu. Kralın askeri, dinsel ve yönetimsel tüm yetkileri elinde tuttuğu ve yasaları iki dudağı arasında belirlediği bu dönem MÖ 7. yüzyıla kadar devam etti. MÖ 7 ve 6. yüzyıllar, Yunan polisleri için, kralın yetkilerini aralarında bölüşen ve hepsi istisnasız aristokrat ailelere mensup olan arkhonlar ve yönetime darbe yoluyla geçen tiranların çağı oldu. Sikkenin icadı ile kısa sürede gelişen para ekonomisi, MÖ 7. yüzyılın kolonizasyon hareketiyle de birleşince kentlerin aristokrat sınıflarının iyice zenginleşmesine neden olmuştu. Buğday yerine üzüm ve zeytin tarımına yönelen aristokratlar, ürettikleri şarap ve zeytinyağını ihraç ederek daha da zenginleştiler. Çiftliklerinde deniz aşırı ülkelerden getirdikleri ucuz köleleri çalıştırarak üretimi en düşük maliyetle gerçekleştiriyorlardı. Şehirde yaşayan zengin ve soylu sınıf ile buğday yetiştirerek geçimini sağlamaya çalışan halk tabakası arasında büyük bir gelir uçurumu vardı.

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan ve çiftçilikle geçinen kesime mensup olanlar, zamanla aristokratlara borçlanmaya başladılar. Borçlarını ödeyebilmek için önce topraklarını, sonra bu da yetmeyince kendilerini sattılar. MÖ 6. yüzyıl Atina’sında, borcunu ödeyemediği için köleleşmiş çok sayıda yurttaş vardı. Bazen, aristokratların arasından çıkan güçlü kişiler, iyice fakirleşen halkın umutlarına hitap ederek onların gücünü arkalarına alıyor ve tiran oluyorlardı. Bu tiranların bazıları iyi işler yaparken, önemli bir kısmı da yönetim erkini kendi çıkarları için kullanmaktaydı. Sonuçta yönetimde söz hakkı olmayan, gittikçe fakirleşen ve tümüyle kaderine terkedilmiş halk için isyan etmek kaçınılmaz olmuştu. Halkın aristokratlardan öncelikli talebi, kendi haklarını da koruyan yasaların yazılı hale getirilmesi oldu. Bu noktada aristokratların alacağı tavır Atina’nın kaderini belirleyebilirdi. Halkın isyanını şiddet kullanarak bastırmış olsalardı, belki de şu anda ‘demokrasinin beşiği’ olan Atina’dan değil de tıpkı Sparta gibi baskıcı ve dışa kapalı bir asker-devletten bahsediyor olacaktık. Ancak halkın talepleri, idareyi tiranların eline bırakmak istemeyen aristokratların nezdinde karşılık buldu ve Atina’nın yazılı yasalarının oluşturulması için kollar sıvandı.

YASA KOYUCULAR DRAKON VE SOLON

Atina’nın ilk yazılı kanunları MÖ 621’de Drakon tarafından oluşturuldu. Bu kanunlar esas olarak, insan öldürme ve cinsel saldırı gibi suçlara verilecek cezaları içermekteydi. Öylesine ağır cezalar içeriyorlardı ki, “Drakon, yasalarını mürekkeple değil kanla yazdı” cümlesi uzun süre dillerde dolandı. Halkın taleplerine cevap vermekten uzak, ceza kanunları olmanın ötesine geçemeyen bu merhametsiz yasalar Solon tarafından 594’te değiştirilinceye kadar yürürlükte kaldı. Kendisini aristokratlarla halk arasındaki anlaşmazlığı çözmeye adayan Solon, 10 yıl süreyle geçerli olması öngörülen bir dizi reform tasarladı. Öncelikle köylünün borçlarını sildi ve borcu yüzünden köleleşenlere özgürlüklerini geri verdi. Solon’un belki de en önemli reformu, meclisin aristokratik yapısını değiştirmek için halkı servetine göre 4 sınıfa ayırması ve bu 4 sınıftan seçilen 100’er kişinin oluşturduğu 400’ler Meclisi’ni kurmasıydı. Halk Meclisi (ekklesia) ve Halk Mahkemesi (heliaia) de Solon döneminde kurulmuştu. Halk Meclisi halkın iradesini temsil ediyordu. Halk Mahkemesi de tüm halka açık ve her vatandaşın jüri olarak görev yapabildiği demokratik bir kurumdu. Atina’nın demokratikleşmesinin ilk adımları Solon ile atıldı ancak halkın servetlerine göre sınıflara ayrılması nedeniyle en fakir kesim hala yönetimde yer alamıyordu. Borçları silinen çiftçinin yeterli sermayeye sahip olmadığı için kısa sürede aristokratlara tekrar borçlanması da bir süre sonra yeni düzenlemeler yapılmasını zorunlu kıldı. Bu düzenlemeler, Alkmaionid sülalesinden soylu Kleisthenes tarafından gerçekleştirilecekti.

KLEİSTHENES VE DEMOKRASİ

Kleisthenes, aristokratların yönetimdeki tekelini kırmayı hedefleyen reformlarını MÖ 508’de hazırladı. Attika bölgesi, kent (Atina), kıyı ve iç bölge olarak üç yönetim bölgesine ayrıldı. Vatandaşlar da oturdukları bölge esas alınarak 10 kabileye ayrıldılar. Böylece, Solon’un serveti esas alan düzenlemesinin yerine, vatandaşların uğraş alanlarına göre sınıflandırıldığı ve kentte yaşayan zanaatkarlar ve tüccarların, iç bölgede yaşayan çiftçilerin ve kıyıda yaşayan denizci ve balıkçıların eşit temsil hakkına sahip olduğu bir düzen getirilmiş oldu. 400’ler Meclisi, her kabileden 50 kişinin katılımıyla 500’ler Meclisi’ne dönüştürüldü ve yürütme organı olarak çalışmaya başladı. En üst meclis ise, 18 yaşını doldurmuş bütün yurttaşların üyesi olduğu Halk Meclisi idi ve yasaları oluşturmaktan sorumluydu.

Tiran öldürenler Harmodios ve Aristogeiton’u tasvir eden heykel grubu. Orijinali bronz olan eserin Roma dönemi mermer kopyası. Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi.

Kleisthenes ile birlikte, demokrasinin olmazsa olmaz ilkeleri Atina’nın politik hayatında yer bulmaya başladı. Bu ilkeler, herkesin yasalar karşısında eşit (isonomia), mecliste konuşma yapabilme özgürlüğüne sahip (isegoria) ve her makama gelebilme hakkına yani eşdeğerliliğe sahip olması (isotimia) idi. Kleisthenes ve ardından gelecek olan Perikles, Atina demokrasisini kurmak ve mevcudiyetini korumak için büyük çaba sarf eden devlet insanlarıydı. Kleisthenes’i, bu önemli reformları yürürlüğe koymaya götüren koşulları biraz daha iyi anlayabilmek için, Atina’nın tiranlarca yönetildiği uzunca döneme bakmamız yeterli olacaktır. Kabaca MÖ 650 ile 550 yılları arasındaki bir asırlık dönem Yunan dünyası için tiranlar çağı olarak adlandırılabilir. Hemen tüm Yunan devletleri oligarşiden demokrasiye geçiş sürecinde tiranlarca yönetildikleri bir dönem yaşamışlardı. Bu tiranlar genellikle genç, hırslı aristokratlar arasından çıkıyor ve zor durumda olan alt sınıfların desteğini toplayarak başa geçiyorlardı. Aristokrat yönetimine karşı oldukları için halk tarafından sevilen bu kişiler, sürgüne gönderdikleri aristokratların el koydukları servetlerini ve topraklarını fakir halka dağıtmakta, köle ithalini yasaklayarak ya da büyük kamu binalarının inşasına girişerek özgür halka iş imkânı yaratmaktaydılar. Halkın sıkıntılarını kökten çözmeyen ama geçici bir rahatlama yaratan uygulamaları sayesinde uzun süreler iktidarda kalıyorlardı. Halk ise, toplumsal ve siyasi bir eşitlik hakkının peşinden koşmaksızın, günü kurtaran ekonomik çözümlere kanaat ederek yaşayıp gidiyordu. Ta ki tekrar iktidar olmak isteyen ve tiranların baş düşmanı olan aristokratlar tarafından kışkırtılana kadar… Tiranlardan kurtulmak isteyen aristokrat kesimin propagandaları, halkın geçici çözümlerle kalıcı bir refah düzeyine ulaşamaması ile birleşince, Yunan kentlerindeki tiranların saadet devri de kapanmış oldu. Bir zamanların kahraman kurtarıcıları da katli vacip sayılan zalim diktatörler olarak kendilerine kaçacak yer aradılar.

Atina’da tiran Hipparkhos’u öldüren Harmodios ve Aristogeiton’u tasvir eden, Kopenhag Ressamı tarafından yapılmış vazo resmi. Würzburg, Martin von Wagner Müzesi. MÖ 475-470.

Atina örneği, diğer Yunan kentlerinde de benzer şekilde yaşanmış olan bu süreci açık bir şekilde gözlerimizin önüne sermektedir: Atina devletinin, hatta tüm Yunan kent devletlerinin en önemli tiranlarından biri sayılan Peisistratos, MÖ 561’den 527’de ölünceye dek, Atina’da üç kez tiran olmuştu. Atinalılar, onun iktidarı döneminde refah ve barış içinde yaşadılar. Halk için çalışan ve Atina’ya zenginlik ve istikrar kazandıran bu tiran, zorba ve baskıcı benzerlerinin aksine, her zaman hayranlıkla anılan bir kişilikti. Ancak öldüğünde yerine geçen oğulları, babaları gibi hayırsever yöneticiler olmadılar. Tersine, sahip oldukları iktidar gücünü kendi çıkarları için kullandıklarından, kısa sürede halkın öfkesi ile karşılaştılar ve nihayet 514 yılında, Harmodios ve Aristogeiton adlı iki Atinalı tarafından suikaste uğradılar. Bu suikast sonucu Hipparkhos ölürken, kardeşi Hippias kaçarak Perslere sığındı. Tiran öldürenler kahraman ilan edildi ve heykelleri dikildi. Heykellerin parası kamu fonundan ödendi ki bu da Atina için bir ilkti. Çünkü kamu parasıyla dikilen heykeller ancak tanrılara ait olabilirdi. Atina’da tiranların öldürülmesi aslında demokrasinin de kurucu eylemi olmuştu.

Atinalılar tiranlardan kurtulmuştu ve bundan sonra tekrar bir tiranlık yönetimi altında yaşamamak konusunda kararlıydılar. Toplum içerisinde yükselen bir kişinin darbeyle yönetime gelmemesi için önlemler alınmalıydı. Bu nedenle Kleisthenes, adını çömlek parçaları anlamına gelen ‘ostraka’dan alan ‘ostrakismos’ yani “Çanak Çömlek Mahkemeleri”ni oluşturdu. Bu mahkeme şöyle çalışıyordu:

Atina Agorası kazılarında bulunan ve üzerlerinde sürgüne gönderilmesi istenen kişilerin
adının yazılı olduğu çanak çömlekler (ostraka).

Atina, bir yılı idari dönemlere ayırmıştı. “Prytaneia” denen bu idari dönemler sayesinde her kabile mecliste eşit olarak yer alabilmekteydi. Yılın 6’ncı prytaneia’sında meclis başkanı o yıl için ostrakismos uygulanıp uygulanmayacağını oya sunardı. Halk içerisinde sivrilen ve tiran olmasından korkulan kişi ya da kişilerin varlığı durumunda 8’inci prytaneia’da ostrakismos yapılmasına karar verilirdi. Olası tiranı, henüz tehlike oluşturmadan defetmeyi amaçlayan mahkeme agorada, tiran öldürenler heykelinin bulunduğu alanda kurulurdu. Tüm vatandaşlar, tiran olabileceğini düşündüğü ismi bir çanak çömlek parçasına yazarak kapalı olarak yere bırakırdı. Daha sonra çömlekler sayılır ve belli bir ismin halkın çoğunluğu tarafından yazılmış olması durumunda, o kişinin 10 yıl boyunca kente girişi yasaklanırdı. Kendisine herhangi bir ceza uygulanmaz, servetine el konulmaz ve itibarını kaybetmesine izin verilmezdi. Ancak demokrasinin selameti için 10 yıllığına sürgüne gönderilirdi. Atina’da tiranlığa karşı bir yasa Kleisthenes’den önce de vardı ve Areopagos Meclisi, yani aristokratlar meclisi tarafından yönetiliyordu. Kleisthenes ise kararı halka bırakmıştı. MÖ 508’de yürürlüğe konulan Çanak Çömlek Mahkemesi, 488 yılına kadar, yani 20 sene uygulanmadı. Muhtemelen, yeni demokratik reformların sağladığı huzur ortamında buna gerek duyulmamıştı.

Ancak 488 ile 415 yılları arasında yaklaşık 15 kez Çanak Çömlek Mahkemesi kuruldu ve potansiyel tiranlar böylelikle bertaraf edildi. Ostrakismos, sadece Atina’da uygulanan bir mahkeme değildi. İçlerinde Efes, Milet, Megara, Argos gibi büyük Yunan devletlerinin de olduğu geniş bir coğrafyada uygulama alanı bulmuştu. Syrakusai gibi bazı yerlerde, isimler çanak çömlek parçaları yerine zeytin yapraklarına ya da günümüze ulaşamayan başka materyaller üzerine yazılıyor, bu nedenle de başka başka isimlerle adlandırılıyordu. Ostrakismos, demokratik yönetim işleyişinin rayına oturması ile birlikte, MÖ 5. yüzyıl sonlarından itibaren gitgide seyrekleşerek ortadan kalktı. Bu tarihten itibaren uygulanmamasının en önemli nedenlerinden biri de tiranlık tehlikesinden kurtulmak için bulunan bu yöntemin, bir süre sonra iktidardaki yöneticilerin taraftar toplayarak rakiplerini sürgüne gönderme ve dolayısıyla kendi iktidarlarını daha da güçlendirme amaçlarına hizmet eder hale dönüşmesi olmalıdır. Ayrıca bu mahkemeler, güçlü ve etkili kişiler sürgüne gönderildiği için liyakatsiz yöneticilerin başa gelmesine, halk için çalışmaya istekli idealist kişilerin sürgün korkusuyla kamu işlerinde görev almaktan kaçınmasına, halk arasında hizip kavgalarının, çekişmelerin toplum huzurunu bozacak kadar artmasına ve dedikoduculuğun, iftiranın, casusluğun neredeyse birer mesleğe dönüşmesine neden olmuştu. Tüm bu nedenler ostrakismos uygulamasını geçersiz kılmış olsa da 5. yüzyıl sonuna gelindiğinde Yunan kentlerinde tiranlık tehdidi hala mevcuttu. Oligarşik düzeni geri getirmek isteyen aristokratlar da mevcut her sorunu demokratik sistemin yetersizliklerine bağlayarak halkı etkilemeye çalışıyorlardı. Peloponnesos Savaşı ile zayıflamış olan Atina’da, bu aristokratlar bir ölçüde başarılı da oldular. 400’ler Darbesi olarak adlandırılan girişimin ardından Atina, 10 ay süresince oligarşiyle yönetildi. Bu rejimden memnun kalmayan Atinalılar, yönetimi devirdiler ve demokrasiyi korumak için daha etkili yollar aramaya giriştiler.

ANTİ-TİRAN YASALARI

MÖ 410 ile 280 yılları arasında, Atina ve diğer bazı Yunan kent devletlerinde, demokrasi karşıtı tehditlere yönelik oluşturulmuş tiran karşıtı yasalara rastlıyoruz. Atina, Eretria, Eresos, Troya gibi kentlerin tiran karşıtı yasaları günümüze ulaştı. Atinalılar bu yasaları iki kez yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Bunların ilki 410 yılındaki Demophantos Kararnamesi ve diğeri de 336’daki Eukrates Yasası’dır. Bu yasaların tümü özetle, tiran olmaya teşebbüs edenlerin öldürülmesini buyurur. Demophantos Kararnamesi’nin içeriğinden de anlaşılacağı gibi, tiranları öldürerek bertaraf etmek, onurlu ve kahramanca bir tavırdır:

“Herhangi biri Atina’daki demokrasiyi ortadan kaldırır ya da kaldırılmasından sonra bir kamu görevini üstlenirse, halkın düşmanı olacak ve katili cezasız kalacaktır. Bu kişinin mülküne el konulacak ve onda bir kısmı tanrıçaya sunulacaktır. Böyle bir adamı öldüren ya da öldürülmesini planlamaya yardım eden, kirlenmemiş ve herhangi bir günah işlememiş sayılacaktır. Tüm Atinalılar, böyle bir adamı öldürmek için kabileler ve yerel yönetimler tarafından kurban adanarak yemin etmelidirler. Yemin şu şekilde olacaktır: Eğer gücüm yeterse, sözüm ve eylemimle, oylarım ve ellerimle, Atina’daki demokrasiyi kim ortadan kaldırır, kaldırılmasından sonra herhangi bir kamu görevini üstlenir, tiran olmaya çalışır veya tiranlık kurulması için yardımcı olursa, onu öldüreceğim. Ve eğer birileri böyle birini öldürürse, öldüreni hem tanrıların hem de ruhların gözünde kirlenmemiş olarak kabul edeceğim. Çünkü o, Atinalıların bir düşmanını öldürmüştür. Öldürülen kişinin tüm mallarını satıp yarısını da katile vereceğim. Eğer biri böyle bir adamı öldürdükten sonra veya öldürmeye çalışırken hayatını kaybederse, Harmodios ve Aristogeiton ve onların soyundan gelenlere yapıldığı gibi hem onun hem de çocuklarının bakımını üstleneceğim.”

Öyle görünüyor ki, çok uzun süre boyunca tiranlık ve oligarşi tehdidi, Yunan şehirlerinin üzerinde sallanan bir Demokles kılıcı olmaya devam etmişti. Hatta Büyük İskender’in, fethettiği tüm şehirlerin demokrasiyle yönetilmesini emretmesinden sonra bile… Yunan kent devletlerinin halkları, demokrasi yolunda ilerlerken karşılarına çıkan engelleri aşmak için sürekli mücadele ettiler. Bunun için mahkemeler kurup, zalim yöneticileri öldürmeyi meşru kılan yasalar oluşturdular. Tüm bunlar, insan haklarını temel alan modern toplumun ilkelerine taban tabana zıt, şiddet yanlısı uygulamalar oldukları için tarihe gömülmüş olsalar da baskıya karşı direnme hakkının ilk örnekleri olarak ve demokrasiden vazgeçmeme kararlılığında ne denli haklı olunduğunu kanıtlarcasına orada duruyorlar.

*Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir